Benim adım 1864 : Çerkes hikâyeleri / Elbruz Aksoy ; editör Tanıl Bora ; yayına hazırlayan Dinçer Demirkent ; kapak Suat Aysu ; düzelti Remzi Abbas.
Dil: Türkçe Seri kaydı: İletişim Yayınları ; 2578. | İletişim Yayınları. Bugünün kitapları dizisi ; ; 228.Yayıncı: İstanbul : İletişim Yayınları, 2022Telif hakkı tarihi:©2018Baskı: 7. Baskı 2022, İstanbulTanım: 287 pages ; 20 cmİçerik türü:- text
- unmediated
- volume
- 9789750523397
- Çerkes hikâyeleri
- DR435.C57 A376 2022
| Materyal türü | Ana kütüphane | Koleksiyon | Yer numarası | Durum | İade tarihi | Barkod | Materyal Ayırtmaları | |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
Kitap
|
Mehmet Akif Ersoy Merkez Kütüphanesi Genel Koleksiyon | Non-fiction | DR435.C57 A376 2022 (Rafa gözat(Aşağıda açılır)) | Kullanılabilir | 067461 |
Includes bibliographical references.
İÇİNDEKİLER Önsöz SUNUŞ NIBJOĞ“Ateşin başında bana uzattığın isli peynirin kokusu hâlâ o geceki gibi burnumda. Belli yetmeyecekti o kadar aç adama, kimimiz keser gibi yaptık karanlıkta, kimimiz hemen uzattık sağımıza, bir kalıp isli peynir yetmişti o gece iki yüz adama...” AT HIRSIZI “Beyim iyi dinle beni, ben ne bir falcı ne de bir fahişeyim bu kasabada! Belki hayatında karşına çıkacak en zengin kadınım ki şimdi satılıktır bedenim bu hamamda! Falı da fincanı da boş ver, sen kulak ver bu kadının anlattıklarına. Amasyalı bir Ermeni sarrafın dul bırakılmış karısı konuşuyor bu gece karşında...” WADI ROUM “Hicaz Çölü’nde pişen acı kahvede bakılan fal senin falın olsaydı. Sen olsaydın yıldızlar altında hikâyesini dinlediğim Bedevi ve keşke falda çıkan akrep, senin yerine beni soksaydı...” TAVŞANDAĞ Terzi Anuş, kara çarşafın içindeydi artık, bir tek peçesini örtüp çıkması gerekiyordu evinden. Kapının eşiğinde Halime’ye dönüp: “Ben size emanetim Halime! Emanetim komşum Abdullah Efendi’ye, emanetim köşedeki Camii cemaatine! Söyle hangi Müslüman dokunacak benim mahrem haneme, söyle!” ABU ŞAPSIĞ Amir Jamoukha, eski bir askerdi, belki de Teşkilat-ı Mahsusa’dandı bunu Abu Şapsığ bile hiçbir zaman öğrenememişti. Jamoukha’nın en hassas olduğu mevzuu ise Devlet-i Ali’nin istikbaliydi! Devletin jandarmasından kaçıyorlardı ama şimdi devletin en üst makamından bir davet almışlardı. Şam’a döndüklerinde Otaiba aşireti çoktan bu kan davasından vazgeçirilmişti, Cemal Paşa’yı kıracak değillerdi ya! Elbet Paşa’nın da bir bildiği vardı... GOLAN TEPELERİ Gözü bir anda üniformasındaki İngiliz bayrağına takılmış, elini üzerinde gezdirip onun da tozunu almıştı. Karşısında dört sene çarpıştığı İngiliz ordusunun bayrağını taşıyordu artık göğsünde. Oysa daha dün buralardan çekilen Osmanlı için ağıt yakıyordu... Ne garipti şu dünya, acaba bundan sonra kimlere hizmet edecekti? MARŞAN BAŞKADINEFENDİ Feriye’nin duvarlarında inceden bir mızıka sesi duyulmuş, son bir çığlık attıktan sonra mızıka iki adamın elleri arasında parçalanmıştı. Kafkasya’dan ayrıldığından beri hiç yanından ayırmadığı, rahmetli annesinden kalan bir hatıraydı o mızıka. KRALİÇE KERİMAN “İs kokusu, yanık kokusu vardı adeta kızım tüm memlekette... Dünya Harbi’nde yaşananları benim lisanı halim yetmez inan tarif etmeye... Sonrası malum, düşman döküldü denize muzaffer Türk orduları girdiler İstanbul’dan içeriye. Atatürk hazretleri tesis etti yeni bir Türk Devleti kurtardı namus ve izzetimizi. On yaşındaydım cumhuriyet ilan edildi, sokaklar şenlendi, renklendi... Türkiye’nin en güzel kızı değildim elbet ama en cesurlarından biriydim belli ki. Babam rahmetli Cumhuriyet gazetesi okurdu evvelden beri, orada görmüş olacak ilanı, bir anda dâhiletti beni...” OFLU İMAM “Devletimiz sağolsun, sonunda bu Çerkes köylerinin tam ortasına dikti kale gibi karakolu. Komutanım sıkça ziyaret edip sıvazlardı omzumu; hiç lafını esirgemez uyarırdı köydeki tüm iti kopuğu. Saltanat bu topraklardan göçeli, hissederdin sen de ensende her daim askerin soğuk nefesini. Zordu elbet ıslah etmek bu Çerkes milletini! Komutan bir yandan, öğretmen bir yandan çekip çevirdik dillerini, adetlerini...” MELI “Ekim 1948’de bir daha ayrılmamak üzere kendini köyüne hapsetmişti. Bu öyle bir hapisti ki hikâyesi altmış sene sonra bile bizi yakmaya yetmişti. Türkçe’yle sekiz yaşında tanışsa da Türkçeyi öğrenmeden göçüp gitmişti. Tüm köy zamanla devşirilmiş, bir tek Goşe bu “ilkel” dili dilinden düşürmemişti!” KÖLE CAMİİ Köyden ilk kaçan aile değillerdi, son da olmadılar. Lanet okudular ismini andıkça bu beylerin. Yetmedi ah ettiler, onca acı karşısında susup da “âdet böyle” diyenlerin. 1959 baharı eritirken Uzunyayla’nın karlarını, Kel Musa Çerkeslikten istifasını vermiş, selamlıyordu Haydarpaşa’da yeni hayatını... NESİME Ah babam, bilir misin nasıldır üç kızla beklemek tek başına Adana İstasyonu’nda? Bilir misin, üstündeki kara çarşafın dahi seni aç gözlerden korumaya yetmediğinde yaşadığın çıplaklığı? Bilir misin sen 1964’ün kışında Nesime’nin yaşadıklarını? Nesime, hani üç asil öküze sattığın köle kızın! ÇERKES ARAKSİ Çerkes Beyi, titreyen bir sesle: “Bende bir emanetin var kızım, onu sana vermeden Allah benim canımı almayacak,” demişti. Araksi Hanım iyice şaşırmış: “Ne emaneti bu! Ne verecek Çerkes Beyim bana seneler sonra?” diye düşünerek onun yeşil gözlerine dalmıştı. O yeşil gözlerinde ararken kayıp eski bir emaneti, yaşlı Çerkes başlamıştı konuşmaya... KEMİKLİÇINAR “Komutanım, yaşlı hastalarda sıkça rastlanan bir durum bu. Ölüm anı yaklaşınca hastalar çocukluk günlerine gider ve o günlerde konuştukları dilde konuşmaya başlarlar, annenizin durumu da aynen bu şekilde ve Türkçe konuşmuyor!” MİLÖNÜ “Kılıç artıklarından sonra şimdi de sıra Alevilere mi geldi! Daha bir asır olmuş bu topraklara yerleşeli, askere alet olup sen de dedenler gibi itip kakacak mısın buradaki kadim milletleri! Yavrum kocamadık daha o kadar, ah ne acılar çekti bir bilsen şu çorak topraklar...” ETHEM Salondaki herkes nefes almadan onların bu muhteşem dansını izliyordu. Dansın tam ortasında Kemal yanlarına gelip: “Jansu, Aşkısı... Annem diyor ki; ne zaman bitecek bu gıy gıy! Misafirler çok sıkıldı, Mezdeke başlasa mı?” deyivermişti... ŞELAME Üstlerindeki paramparça olmuş kıyafetler de çıkartıldığında hepsi çırılçıplak, elleri arkadan bağlı, baygın halde yerde yatıyordu. Jabağ’ın bırak ayağa kalkmaya, doğrulmaya dahi hali yoktu. Küçük, basık ve penceresiz bir hücrenin içinde, istif halde kurban edilmeyi bekleyen onlarca gencin arasındaydı. Parmaklıkların ardında insanlıktan istifasını vermiş, aç gözlerle onları izleyen onlarca Şebbiha, onlarca “hayalet” vardı... Arkadaşlarının son duyduğu ses Şebbiha reisinin Jabağ’a bakarak: “Şu güzel Çerkesi odama çıkarın!” sözleri oldu.
1864 Sürgünü’yle Osmanlı ülkesine saçılan Çerkeslerin hikâyelerini anlatıyor bu kitap. Değişik coğrafyalarda, farklı tecrübelerden, başka başka cenderelerden geçmiş insanların hikâyelerini anlatıyor. “Çerkeslik” kimliği ve kaderi altında ortaklaşan ama aynı zamanda ayrılan yollar… Mazlumluk ve muktedir olanla özdeşleşme… Kimlik gururu ve “Kafkas Türkü” olarak asimilasyon… Hafızadan silinmeyen Kafkasya ve yeni vatanlar… “Türk ırkının necip güzelliğini” temsil eden “Çerkes prensesi” Keriman hanımdan, Çerkescesi tek kelimeden ibaret olana… “Köle”den “at hırsızı”na… “Ermeni yetimi” tutandan, “devletine hayırlı bir asker” olana… Her biri bir roman nüvesi barındıran “münferit” hayat hikâyeleri bir halkın gerçekliğinin farklı yüzlerine mercek tutuyor. “Uzun Çerkeskası açlıktan zayıflamış vücudunu örtmeye yetse de garipliğini saklayamıyordu. Belki bir at hırsızı, bir dağlı çoban, ya da bir asi köleydi… (…) İsmini sorduğumda, acı bir tebessümle ‘Nıbjoğ,’ demiştin bana. ‘Ne önemi vardı bu kızıl kıyamette ismin, soyun, sülalenin. Bizden geriye bir tek bu şanlı kelime kalacak,’ demiştin. Sen Nıbjoğ, ben Nıbjoğ, tüm isyankâr dağlılar artık tek bir ruh, tek bir isimdik.”
Bu materyal hakkında henüz bir yorum yapılmamış.
-baunlogo.png?alt=media&token=2b1f50b7-298a-48ee-a2b1-6fcf8e70b387)